Pabucumun Ajanı | Asude [Kitap Yorumu]

30 May 2014


Kitap Adı: Pabucumun Ajanı
Yazar: Asude
Yayınevi: Ephesus Yayınları
Tür: Romantik Komedi, Aşk
Puanım: 4/5

Ben Deniz Akın; Fiyasko Birlik Başkanı, yirmi beş yaşında, babasının kızı, annesinin kız kurusu, ekonominin niteliksiz iş gücüyüm. Klasik bir dünyalı, yurdum insanı, fazlaca dağınık ve meteliğe kurşun değil, ancak palavra sıkan beş parasız biriyim.

Tuna Üstüner ise 'Enler' listesinin zirvesinde bir yakışıklı, holdinglerin genç veliahdı, titiz ve disiplinli tam bir Kurumsal Kasıntı. Ben bir enkazsam o bir saray, ben bir köleysem o bir kral, ben bir esintiysem o bir tufan. Ve o benim hem felaketimin, hem de kurtuluşumun adı.

Bizim hikâyemiz nefretle başlayıp, şiddetle devam ederek, aşkla yol aldı. Beni şirketinden kovması hiçbir şey ifade etmiyordu, çünkü kanunlar bizi birbirimize mecbur bırakmıştı. Tuna her gün beni görecek ve ben her gün onun aşkıyla savaşacaktım. Bu aşk çıkmazının ortasında onu mahvetmek için tutulan bir ajan olduğumu ise çoktan unutmuştum.
Hem de onunla evlenecek kadar!



Selamlar,
Yine bir kitap yorumuyla geldim. Pek yorum geçemiyorum. İşlerden okumaya bile fırsat olmadığı için yoruma ve bloga hiç fırsat kalmıyor, ne yazık ki. Neyse.
Bugün keyifle okuduğum bir kitaba yorum geçeyim dedim. Geçen gün kardeşimin aşırı baskıları nedeniyle aldığım Pabucumun Ajanı kitabını okudum ve çok eğlendim. 
Yazarın okuduğum 2.kitabı bu. Maalesef, Gül ve Avcı isimli kitabını beğenmemiştim. Sırf bu yüzden Ajan serisine de başlamayı düşünmüyordum. Ne büyük hata! Kız kardeşim olmasa -kendisi tam bir Asude sever- kitabı almazdım belki de. Alınca da bu kadar baskıdan sonra okuyayım bari dedim ve kız kardeşimin aşırı baskı ve talepleri sonucu Pabucumun Ajanı kitabına başlayıp bir şans verdim ve gördüm ki, bu yazar kesinlikle romantik komedi yazarı! Çünkü çok eğlendim kitaptan. Şunca stresimin arasında iyi bir mola oldu.
Gerçekten ince espriler, yerinde kullanılan diyalogları olan hoş bir okuma keyfi sundu Pabucumun Ajanı bana. Başından sonuna kadar da espri dozu yerinde ilerlerken, "DEVAM EDECEK.." diyerek okuru sinir harbinde bırakan bir anda da final verdi! Neyse sinirlendiğim ana geri dönmeyeyim şimdi..

Öncelikle karakterleri çok sevdim. Gerçekten! Yazarın kadın karaktere vermiş olduğu o şapşal, saf ve bir o kadar da zeki halleri hoşuma gitti benim. Çünkü çok fazla Türk kızıydı! Aynı bizler gibi. XD
Eh, böyle olunca da kızda mutlaka kendinizden bir şeyler buluyorsunuz istemeden. Zira cidden bazı sahnelerde, "Ahahaha! Ben de böyle derdim! Hadi Deniz buna pabuç bırakmazsın sen!" diyerek eşlik ettiğimi de düşünürsek, doğrudur yani. Kesinlikle Türk kızı. Neyse.
Bir kere kızda deli cesareti var ya! Kaç insan tutar da öyle bir CV doldurup bilmediği bir holdinge dalar! Hadi, daldın, bir de gidip bir isim atacaksın da holdinge giriş izni verecekler. Cidden delilik! Ama kız zaten çok da akıllı olduğunu iddia etmiyordu. :D Bu yüzden Deniz bana çok doğal geldi. Öyle yapay bir karakter yaratılmamış. Bazı kısımlarda abartılı tepkiler vardı ama geneline bakarsak çok tatlıydı kız.

Tuna, nam-ı diğer Uranüslü ise ne çok cıvık ne çok odun, gayet yerinde bir karakterdi. Öyle olur olma kıza her baktığında "Öpmezsem öleceğim!" modunda olmadığı için de ayrı sevdim. Çünkü tipik güzel ama paspal kızı görünce baştan aşağı süzüp de sürekli "Onu öpmem lazım!" yapan erkekler okuduğum için sıkılıyorum. Aynı tepkileri alsaydım bırakırdım kitabı. Buna değinmişken şunu da söyleyeyim keşke Deniz de sürekli "Tuna şöyle yakışıklı, Tuna böyle yakışıklı"demeseydi. Oraları sıktı beni. Çünkü aşırı buldum. Ama kızın halk kızı adamın da tabiri caizse erişilmezlerden olmasını ele alırsak normal o kadar adama ayılıp bayılması. Yine de, çok olmasaydı keşke. Orada bir bocalama yaşadım ve sonra kızın ayılıp bayılmasına âşık olduğunu da ekleyerek hak verdim. Her neyse.
Asu de Hanımı pek tanımasam da kendisinin bu türü ihya edecek bir yeteneği olduğunu düşünüyorum.Şahsi fikrim, romantik komediye yönelmeli. Serinin devamı nasıl olur, aklım devam kitabında kaldı resmen. Kitapta takıldığım birkaç küçük yer var. Onları da, ister eleştiri deyin ister bakış açısı, dillendirmeden edemedim. Birincisi, kitaptaki anlatıcı beni rahatsız etti. Çok dikkat dağıtan bir şekilde kızın düşüncelerini "kendi ağzından" okuduğumuz bir anda sonraki paragrafta anlatıcıya geçtiği yerler var. Kız mı anlatıcı, yoksa kitapta bir anlatıcı mı var hep bocalama sebebim oldu bu mevzu. İkinci olarak takıldığım, ya da kafam da şöyle olsa dediğim şey, ajanlık?! Bu kısmı az tutmuş yazar. Bence birkaç sahne daha olabilirdi. Yani devam edecek olarak bitti biliyorum ama...birkaç sahne daha olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeden de edemedim.
Genel olarak kitaptan cidden hoşlandım. Sıkıldığınız bir an elinize alıp bir çırpıda okuyabileceğiniz bir kitap bence. 



Mustafa Kemal'e Aşklanmak | Halil Bezmen [Kitap Alıntıları]


Kitap Adı: Mustafa Kemal'e Aşklanmak
Yazar: Halil Bezmen
Yayınevi: Müptelâ Yayınları
Tür: Tarih, Aşk, Savaş
Yayın Tarihi:
Osmanlı kültürü dışında farklı kültürleri tanıyan, Batı eğitimi almış olan ve bir diplomatın genç ve güzel kızı Cemile, nişanlısı Osman'dan ayrıldıktan sonra hayata küsüp kendi içine dönünce, babası kızını bu durumdan kurtarmak ister. Cemile'nin hemşire olarak Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi'nde çalışmasına olanak sağlar. Hastanede çalışmasıyla birlikte günden güne daha iyi hissetmeye başlayan Cemile, orada tanıştığı bir subaya görür görmez âşık olur. Bu subay, Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. 
Cemile, bu aşkının karşılıksız olacağını bilse de Mustafa Kemal'den vazgeçmez ve kendisini bu karşılıksız aşkın getireceklerine bırakıverir. Öyle ki karşısına çıkan Mehmet Ali'yle olan ilişkisine rağmen onunla dahi evlenmek istemez. Mustafa Kemal'e Aşklanmak, Cemile'nin Atatürk'e duyduğu katıksız aşkın yanı sıra, yıkılan bir imparatorluk üzerine kurulan yeni bir devletin oluşumunu da içine alan bir dönemin panoramasını çizer.


"Sensiz ölmüyor, yaşıyorum. Ama seni çok özlüyorum."

***

"Beni sevmen o kadar büyük bir günah mı ki, ikimizi de cezalandırıyorsun?"

***

"Konuyu saptırıyorsun; sorunumuz mutluluk değil, evlilik."
"İkisi de aynı."

***

"Dost olmak her şeyi anlatmak zorunluluğu değildir; her şeyi anlatabilmek hakkına sahip olmaktır."
***

"Ne aradığımı biliyordum. Sana hazırdım. Görür görmez tanıdım. Sen oydun."
***
"Düşmanı kovmak savaşın hedefi değil, sebebidir. Savaşın hedefi, kazanırsak yapmayı umut ettiğimiz şeylerdir."




Aylardan Aşk | Meral Kır [Kitap Tanıtım]

28 May 2014



Kitap Adı: Aylardan Aşk
Yazar: Meral Kır
Yayınevi: Müptelâ Yayınları
Tür: Aşk, Macera
Yayın Tarihi: 6 Haziran 2014

"Aylardan Aşk, harika ve yaratıcı... sürükleyici bir aşk hikâyesi..." 
Böğürtlen Kışı ve Son Kamelya kitaplarının yazarı SARAH JIO


Gerçek olduğunu düşündüğünüz hayatınızdaki her şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğunu öğrenseydiniz, ne yapardınız?

Zengin Sancaktar Ailesi'nin en küçük çocuğu olan Tanem için hayat oldukça sıradandı. Arkadaşları ve ailesinin her zaman yanında olduğu Tanem'in tek gayesi işinde ilerlemekti, ta ki katılmak için gittiği, ama katılmadığı o toplantı sonrası geçirdiği trafik kazasına kadar...

İki yıl boyunca uyuyan Tanem uyandığında, hafızasını kaybetmiş ve yanında doktoru Yağız'ı bulmuştu. Ailesi ve geçmişine dair, özellikle bir şeyleri hatırlamak istemiyor, bir şeylerden kaçıyordu sanki. Yağız, uyutulduğu esnada kendisini zehirlemek isteyen esrarengiz kişiden de haberi olmayan Tanem'e hem yakınlık duyuyor hem de Tanem'in geçmişinde ne olduğunu ve onu kimin öldürmek istediğini bulmaya çalışıyordu.
Diğer taraftan Tanem'den uzak durmaya çabalıyor, adeta onunla savaşıyordu.

Acaba Yağız, Tanem'le ilgili gerçekleri öğrenebilecek miydi ve daha önemlisi Tanem'in aşkına karşı koyabilecek miydi?

Kan Şarkısı / Anthony Ryan [Kitap Yorumu]

24 May 2014




''Demek,'' dedi Nersus Sil Nin başını yana yatırıp. ''Kanının şarkısını duyabiliyorsun.''
''Kanım mı?''
''Demin hissettiğin şey. Daha önce de hissettin, değil mi?''
''Birkaç kez. Çoğunlukla tehlike zamanlarında. Geçmişte... beni kurtardı.''
''Bu kadar Yetenekli olduğun için şanslısın.''
''Yetenek mi?'' Kadının kelimeyi telaffuz etme şekli hoşuna gitmemiş, ağırlığı onu huzursuz etmişti. ''Yalnızca bir hayatta kalma güdüsü. Bütün herkeste olduğuna eminim.''
''Var, ama herkes senin kadar net duyamıyor. Ve kan şarkısının müziği sadece tehlikeye karşı bir uyarı değildir. Zamanla tınısını iyice öğrenirsin.''
Kan Şarkısı mı? ''Bir şekilde bende karanlık olduğunu mu söylüyorsun?''
Alayla dudağını büktü. ''Karanlık mı? Ha doğru, şu senin halkının korkup anlamayı reddettiği şeylere verdiği isim. Kan şarkısı karanlık olabilir Beral Shak Ur, ama aynı zamanda çok parlak bir şekilde de tezahür edebilir.''
Beral Shak Ur... ''Bana neden böyle sesleniyorsun. Benim bir adım var.''
''Senin gibiler madalya toplar gibi isim toplar. Edindiğin isimlerin hepsi çok da hoş olmayacak.''
''Ne anlama geliyor bu?''
''Benim halkım kuzgunun, değişimin habercisi olduğuna inanır. Kuzgunun gölgesi kalbinden süzüldüğünde hayatın değişir. İyi mi kötü mü kestirmek mümkün değildir. Bizim dilimizde kuzgun ''Beral''e, gölge ise ''Shak''a tekabül eder. Ve sen, İtikad'a hizmet eden Vaelin Al Sorna, Kuzgunun Gölgesi'sin.''


Olağanüstü bir hayalgücü, muhteşem bir kurgu, harika bir kitap! 
Kuzgunun Gölgesi serisinin ilk kitabı Kan Şarkısı'nı nefes nefese okudum diyebilirim. Kitapta yok yoktu. Büyüler, entrikalar, savaşlar... Bol bol kan. Hatta ailelik kavramı ile ufukta görünen aşk... Kan Şarkısı fantastik kurgu dünyasında kendini hemen belli edebilecek, çok farklı ve başarılı bir romandı. Usta bir yazarın kaleminden çıktığı daha ilk sayfada belli oluyordu. Ayrıca çevirisi de çok iyiydi.


Kitap İmparatorluk Tarihçisi ile Vaelin Al Sorna'nın gemide ki konuşması ile başlıyor. Vaelin her ne kadar bir düello için mahkum olarak o gemi de olsa da, tarihçiye aslında gerçeği, niçin o gemi de bulunduğunu anlatmak ister... Kral ve delice istekleri adına orada olduğunu... Ve böylece Vaelin geçmişini anlatmaya başlar;
Vaelin annesinin ölümü üzerine babası tarafından İtikad'ın koruyucusu olan Altıncı Nişan'a verilen bir çocuktur. Artık sadece Nişan'a aittir. Dayak yediği ve bir katil olmayı öğrettikleri Nişan'a. 

"Kimi savaşlarda arkamızda yüzden fazla ceset bıraktık ama bunun hakkında tek bir kelime bile yazmadık. Nişan savaşır, ama çoğu zaman gölge de savaşır ve ne şan arar ne de ödül. Sancaklarımız yoktur."

Babasının ise onu Nişan'a verirken söylediği ve unutmamasını istediği tek cümle; 'Gücümüz sadakatimizdir.' olmuştur. [Hay ben böyle babaya!] Nişan da eğitim öyle zordu ki. Ağzım açık okudum. Daha o yaşta onca eğitim... Sert ve acımasızca... Ve tabi girdikleri sınavlar da unutmamak gerek. Daha on yaşındayken girdiği ilk sınav da, bir kızla adamı soğuktan donarak ölmekten kurtarır. İkilinin el işareti ile konuşmalarından ilk kez o zaman Diyar'da saklı kalmış gerçeklerin var olduğunu keşfeder.

... "Ve o farklı, dedi elleri. Altıncı Nişan'ın diğer kardeşleri onun gibi değil."
"Nasıl farklı?"
"Onda daha çok his var. Sen de hissetmiyor musun?"
Kız başını iki yana salladı. "Sadece tehlike hissediyorum, günlerdir bunu hissediyorum." Bir an durdu ve kaşlarını çattı. "Savaş Lordu'nun soyadına sahip."
"Evet, sanırım oğlu. Karısı ölünce oğlunu Nişan'a verdiğini duymuştum.

Yıllar geçtikçe eğitimi de girdiği sınavlar da daha da zorlaşıyor. Vaelin hepsinin üstesinden başarıyla gelirken ben o yaşlarda oynadığım saklambaçın mı düşüneyim Vaelin'in onca eğitim sonrası oluşan kaslarını mı bilemedim. :-) Aaah ah.. Tabi o gitti Dördüncü Nişan'dan şifacı Sherin'e aşık oldu. Hep böyle olur zaten! Yalnız kitapta çok gıcık olduğum bir nokta vardı; hangi kızlar tanıştıysa güzel buldu! Her kız da güzel olmaz ki Anthony Ryan! 

Bir rüya... Rüya da insan içinden geçenleri söyleyebilir. "Çok güzelsin," dedi ona.
Kızın gülümsemesi kahkahaya dönüştü. "Sayıklıyorsun, kardeş. Uyumaya çalış, dinlenmen gerek. Dışarıda eğer dinlenmezsen bana çok kızacak, tehlikeli görünümlü kişiler var."
"Beraber buradan kaçmalıyız," dedi neşeli bir rüyanda olmanın verdiği özgürlükten yararlanarak. "Kaçalım. Senin şifa yapacağın, benim de katil dışında bir şey olmayı öğrenebileceğim bir yere gidelim..." 

Ve son sınav gelip çattığında 'mezun' olabilmesi için yapması gereken arena da karşına çıkan üç suçluyu öldürmesidir. Öldürüp mezun oluyor da... Fakat öldürmeden önce birinin bir suçlu, söylendiği gibi katil olmadığını anlıyor. Herşeyin başlangıcı da bu oluyor. Onu öldürmesine sebep olanların cezalandırılması ve öldürdüğü adamın karısının geleceği için krala gidiyor. Kral ona yardım ediyor da fakat karşılığını da alıyor. Vaelin artık kralın kuklası. [Adi Kral!]
Nişan'da dövüşün yanı sıra; ihaneti ve sadakati de öğrenen Vaelin, mezun olduğun da daha küçük bir çocukken girdiği o kapıdan genç ve güçlü bir adam olarak çıkar. O, Diyar'ın en tanınmış güçlerinden biri olmuştur. Diyar'ın Kılıcı, Genç Atmaca, Karanlıkkılıç ve Kuzgun Gölgesi'dir. Ve zorlu hayatın da böylesine yükselmesini sağlayan gizli ve karanlık gücü vardır: Kan Şarkısı.


"İstemek hiçbir şeydir, kader ise her şey. Sen kaderin bir oyuncağısın, Beral Shak Ur."
"Kendi kaderimi kendim çizerim," dedi ama sözcükler, isyankar bir çocuğun kayıtsız bir ebeveyne söylediği sözler gibi cılız ve boştu.
Kadın alaylı bir şekilde kahkaha attı. "Seçim yalandır. En büyük yalan."

Kan Şarkısı muhteşem bir kitaptı. Okurken sıkılmayacağınız, hep bir sonraki sayfayı merakla çevireceğiniz ve kanlı bir maceraya tanık olacağınız bir kitap. Yaratıcı ve sürükleyici... Kan Şarkısı'nı canı gönülden tavsiye ederim. Alın, okuyun! Ama Vaelin Al Sorna'ma sulanmayın, deşerim! :-)



  • Ayrıcı  8 gün devam edecek turumuza 4 kişinin Kan Şarkısı kitabını kazanma şansı bulacağı yarışmamız eşlik edecek! 
  • Yarışmaya katılmak için tık tık: KAN ŞARKISI






Emma and the Earl [Manga Tanıtım]

23 May 2014


Orijinal Adı:Emma to Hakushaku
İngilizce Adı: Emma and the Earl
Türkçe Adı: Emma ve Kont
Cilt Sayısı: 2 Cilt
Bölüm Sayısı: 10 Bölüm
Türü: Historical, Tarihi Aşk, Tarihi Kurgu,Romantik
Yazar: Paula Marshall
Manga-ka: Hara Cheiko
Statü: Tamamlanmış
Çeviri Durumu: Bilinmiyor.


Manga yorumu geçmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki okuduğum mangalardan şüphe eder oldum. Artık bloguma eskisi kadar vakit ayıramıyorum ama okuma ve izleme hobilerim aynen devam ediyor. Dün gece biraz kafa dağıtmak için bir manga okuyayım dedim ve arşivimden Emma and the Earl(Emma ve Kont)'ü seçip okumaya başladım. Beni tanıyanlar tarihi aşk kurgularına olan sevdamı bilirler. Gerek kitap olsun gerek anime/manga her daim bir önceliği var tarihi aşkın bende. İşte Emma and the Earl de tarihi aşk mangası olunca tadından yenmedi tabii ki.Gerçi kısa keseceğim diye manga-ka biraz saçmalamış sonunda ama olsun. Sevdim. Türü yeter. XD



Kısaca mangadan bahsedecek olursam Emma(Emilia) Lincoln küçükken, yani daha balolara çıkacak yaşta bile değilken, katıldığı balolarda aşırı kiloları ve çirkin oluşu yüzünden hep dışlanan bir leydi. Babası çok zengin değil ama kendine göre soylular arasında bir sınıfı olan birisi. Lincoln isminin saygınlığını koruyacağı kadar bir yeri var diyelim.Neyse. Emilia katıldığı balolarda çevresindeki leydiler tarafında sürekli dışlana dışlana ezilmeye alışmış zavallım.

Son katıldığı balosunda da aynı şekilde arkasında konuşulurken o duymamaya ve babasının isteği üzerine o baloya katlanmaya çalışırken Chard ailesinin velihâtı Chard Kontu, Daminique Hasting ile tanışıyor. Yani daha doğrusu mürebbiyesi bizim Emilia'yı konta takdim ediyor. Kont ise düşündüğünüz gibi bizim kızdan kaçmıyor tabii ki. Aklınıza şişko kızdan kaçar gelmesin şimdi. Bilakis kızımızla öyle bir ilgileniyor ki diğer genç hanımların ağızları bir karış açık kalıyor efenim. Dahası da var tabii. Chard işi iyice ilerletiyor ve bizimkiler parkta yürüyüş yapmalar her baloda beraber takılmalar falan moduna giriyorlar ve bir akşam Chard Emilia'ya ertesi gün babasını özel bir sebeple rahatsız edeceğini bildiriyor. Tahmin ettiğiniz üzere bizim kız (görselde de görülüyor zaten) havalara falan uçuyor. Eve varıyor ama içi içine sığmıyor falan. Sonra aklına bir şey takılıyor ve kendisini
Kont Chard'ın evine atıyor. Vee hikâyemiz bu kısımda bambaşka bir boyut alıyor. Chard'ın arkadaşlarıyla konuşmalarına tanık olan Emilia aslında kendisine zengin bir varis arayan kontun yemi olduğunu öğreniyor. Bu acı gerçek kızımızı çok ama çok yıkıyor...
Aradan 10 yıl geçtikten sonra ise asıl konumuz cereyan etmeye başlıyor. Emilia bundan 8 yıl önce babasını kaybetmiş mürebbiyesinden başka da hiçbir şeyi, hiç kimsesi kalmamış bir halde kendisi de mürebbiyelik yapıyor. Geçinmek için ne yapsın garibim. Ama en ilginci şimdi başlıyor. Kızımız kendisine bulunan yeni öğrencinin Kont Chard'ın kızı olduğunu öğreniyor.
 Tabii adamın kendisini tanımaması için de bir yöntem buluyor ve kendisini evdeki herkese Emma Lawrecn olarak tanıtıyor. Sevgili kontumuz evlenmiş bir de Laticia adında güzel mi güzel bir kızı var. Ama eşini kısa bir süre önce kaybetmiş. Kendisini işlere vermiş. Kızına bile zaman ayırmıyor. Neyse efendim adam eve uğramadığı için Emma gayet rahat bir şekilde Laticia ile ilgileniyor. Ta ki kontun geri döneceği tutana kadar..
Chard eve geliyor gelmesine ama 10 sene önce tanıdığı Emilia nerde karşısındaki güzel mi güzel, genç mi genç Emma nerde diyerekten kızımızı tanımıyor bile.Hatta ilk başta pek dikkat bile etmiyor. Tesadüf eseri dikkatini çekince de kendisini ona bakmaktan alamıyor.
Ama kontumuzun kendisine bir eş seçme niyetinde olduğunu hatta peşinde kıl kuyruk iki herif ve bir cadaloz getirdiğini de belirtmeden edemeyeceğim. Yanında getirdiği Leydi Clara ve onun ağabeysi çiftimizin canını çok sıkıyorlar.Bilhassa da ağabey müsvettesi! Çünkü adam Emma'ya ilk gördüğü an göz koyuyor hatta bir iki kez tecavüz etmeye kalkışıyor da bizim kont hızır misali son anda kurtarıyor falan. Tamam daha uzatmadan kısaca sonuna değiniyorum. Sonu çok saçmaydı ya! Emma, Chard'a kendisini verdikten sonra çekip gidiyor. Adamın metresi olmak istemiyor. Bir de öğreniyor ki babacığı kızına oldukça yüklü bir miras bırakmış. Kızımız bu mirasla kontcuğunun demiryolu projesine destekçi olarak adamın karşısına bu kez Emilia Lincoln olarak çıkıyor.  Önce kavga ediyorlar sonra ölümle burun buruna geliyorlar ve nihayetinde yandaki sahne cereyan ediyor ve Chard, Emilia'ya, "Emma veya Emilia olman umrumda değil. Bir tek şeyden eminim, seni seviyorum." diyor ve nihayete eriyorlar.

*sonusaçmademiştimama*





Aşkın Müziği(Lick) | Kylie Scott [Kitap Yorumu]

21 May 2014


Kitap Adı: Lick
Seri: Stage Dive
Yazar: Kylie Scott
Kitap Dili: İngilizce
Çeviri Durumu: Henüz Mevcut değil.
Puanım: 4/5

Vegas'ta gözlerini açtığında göreceğini hayal ettiği şeyler bunlar değildi.

Evelyn Thomas'ın yirmi birinci yaş gününü Vegas'ta kutlamak için büyük planları vardı. Gerçekten büyük planlar. Fakat planları arasında bir banyo zemininde uyanmak ve kaldığı odada dövmeli, oldukça seksi ve yarı çıplak bir adamla, parmağında King Kong'u bile korkutacak kadar büyük bir yüzük olmasının yer aldığından o kadar da emin değildi.
Ayrıca, bütün bunların nasıl olduğunu da hatırlamıyordu!
Kesin olan bir şey vardı ki, o da en sevdiği Rock grubunun vahşi ve çekici gitaristi artık kocasıydı!

Uzun zamandır okuduğum kitapları yorumlamıyordum ama bu kitaba kesinlikle bayıldım. Yorumlamamak ve es geçmek mümkün değil. Şu sıra okuduğum en ama en keyifli, matrak ve aşk dolu kitaptı.Gerçi okuyalı epey oldu ama olsun .:D
Lick'i, Tuğçe'nin Kitaplığı'nın önerisi vasıtasıyla bir göz atmak için okumaya başladım ama kendimi öyle bir kaptırmışım ki kitabın 100.'ü sayfalarına geldiğimde bu kadar akıcı ve eğlenceli olacağını hiç düşünmediğim için kendime bile şaşırdım. Aslında buna benzer bir kitap olan Abartılı Yalanlar Aceleci Duvaklar'ı okumuştum daha önce. Kısmen konunun benzer noktaları var. Fakat Lick'in kendine has çok hoş bir anlatımı ve gidişatı olduğu da bir gerçek. Yer yer okurken çok güldüğüm bir kitaptı ama eksik yanları da vardı tabi. Fakat esprili anlatımı o kısımları kapatıyor bence. Kesinlikle ülkemizde çevrilmesini isteyeceğim bir kitap.Ve belki de çıkıyor ya da çıkacaktır kim bilir.

Konusundan bahsedecek olursam; Eveleyn'in -esas kızımız- bir sabah hafif akşamdan kalmalıkla uyanmasıyla başlıyor kitabımız. Ev, başındaki ağrının sebebini anlamaya çalışırken bir bakıyor ki yatağın diğer tarafında bir adam var. Henüz onun kim olduğunu bilmediği gibi dün gece ne/neler olduğunu da hatırlamaktan bir aciz durumda bizim küçük kız. :D Ama asıl bomba yanındaki adamın kendine gelmesi ve Ev'ye, yani biricik karısına, evli olduklarını söylemesiyle patlıyor!

Yani konumuz bu andan itibaren başlıyor desem daha doğru. Ev, David'in kendisine karısı olduğunu söylemesi üzerine olaya anlam veremiyor, hatta bırakın anlam vermeyi adamın deli falan olduğunu düşünüyor. Çünkü bir önceki gece nasıl bir delilikle evlenmişseler kız hiçbir şey hatırlamıyor. Ne evlendiğini, ne yanındaki adamı bir barda tanıdığını, ne gece boyu âlemlere aktıklarını ne de kıçlarına birbirlerinin isimlerini dövme yaptıracak kadar uçtuklarını..

Şimdi diyeceksiniz ki kız kafayı fena bulmuş ondan hatırlamıyor? Düzelir. Cık. Acı gerçek. Ev, hiçbir şey, cidden hiçbir şey hatırlamıyor!! Ve bırakın düzelmeyi adamın aklını kaçırdığını falan sanıyor. Sırf bu yüzden de adamın buna sorduğu soruları geçiştiriyor. Ta ki parmağındaki yüzüğün saçına takılmasından sonra artık adamla diyalog kurmak zorunda kalıncaya kadar..

"Bunu bana mı aldın?"diye sordum.
Kafasını evet anlamında salladı. "Dün gece Cartier'da."
"Cartier?" Sesim bir fısıldama gibi çıktı. "Ha."
 Uzun bir süre bana baktı. " Hatırlamıyor musun?"
Buna gerçekten cevap vermek istemiyordum. "Kaç karat? İki mi, üç mü?"
 "Beş karat."
 "Beş mi? Vay be!"
 "Ne olduğunu hatırlamıyor musun?" diye soruyor sesi biraz hiddetli.
 "Şey.. biraz bulanık."
"Olamaz. Benimle kafa buluyorsun. Gerçekten beni tanımıyor musun?"

Ev, yatağındaki adamla -tanımadığı adamla yani- cidden evli olduğunu anlayınca hemen boşanacağız nidaları yağdırmaya başlıyor ama zavallı David ise dün gece tanıştığı o kadına ne olduğunu düşünmekten olanlara anlam bile veremiyor. Gerçi en nihayetinde acı gerçeği o da fark ediyor. Zavallım ne etsin kız resmen dün geceyi hatırlamıyor! Ha, bir de eve gideceğim diye tutturunca David için her şey bitiyor.
Neyse. Fark ettim de size David'ten hiç bahsetmemişim. David, Stage Dive ismindeki popüler bir rock grubunun gitaristi. Yani adam kârun kadar zengin ve ünlü! Kendisi, sesi ne kadar güzel de olsa, şarkı söylemiyor ve söz de yazmıyor. Sadece gitar çalıyor. Ama Ev'in yanında her şey değişiyor. En azından ileri ki bölümlerde. Yani işte adam bildiğiniz ünlü bir müzik grubundan ve Ev henüz bunu bilmiyorrr! XD Eve gideceğim diye tutturmuştu ya. İşte eve diye yola çıkıp da uçaktan indiği an hem kocasının bir gitarist hem de Stage Dive'in bir üyesi olduğunu öğrenirken tüm dünya da Ev'in kıçındaki dövmeyi öğreniyor.

"Cidden bir dövmen var mı?"
 "Evet."
 "Onun adı mı?" Pöflüyorum ve kafamı onaylarcasıan sallıyorum.
"Nerede?" Gözlerimi kapatıyorum derin bir soluk alıyor, "Sol kıçımda" diyorum.

Şu anlattım kısımları kitabın henüz başı ya! Başı. Toplasam 50 sayfa etmez o kadar güldüm. Devamı da en azın başı kadar güzel...
Ev boşanmak istediği için eve dönünce başı gazetecilerle derde falan giriyor. David de kızı geri getirtip boşanma sürecinde yanında kalmasını ve avukatlarına yemek olmasını sağlıyor. Yani aslında David'in bir suçu yok. Adam avukatların karısına öyle davranacağından bihaber durumda. Ve bence o işte kişisel asistanı olacak yosmanın parmağı var. Neyse işte sonra bizimkiler Montrey'e doğru yola çıkıyorlar ve eğlence devam ediyor...
Hele şu diyaloglarında sanırım tableti elimden düşürdüm gülerken. :D

(Bu arada kızımızı omzuna attı. XD)
"N'apıyorsun?"

"Gelini eşikten içeri taşımak gelenektir."
"Bu şekilde değil."
Kalçamın üzerinde kendi adının olduğu yeri okşadı. "Neden şimdi geleneklere uymamız gereksin ki?"


Kitapta eğlendiğim kadar saçma bulduğum yerler de olmadı değil. Kızın adamdan boşanmak için çırpınırken içinden sürekli "kocacığım" nidaları atmasındaki amacı hâlâ anlayabilmiş değilim. Yani içten içte girdiği kıskançıkları görseniz siz de bana hak verirsiniz! Salak o zaman ne diye istemiyorsun adamı. Adam bir lafına bakıyor .:D Bir de biraz fazla uzatmış geldi bana. Yani gereksiz yere ayrı tuttu çiftimizi yazar. Fakat genel olarak çok eğlendiğim bir kitaptı.



CAN DOSTUMUN YOLCULUĞU | W. Bruce Cameron [Kitap Yorumu]

14 May 2014



 Can Dostum'un devam niteliğinde olan Can Dostumun Yolculuğu'nu kah gülerek kah ağlayarak okudum. Bir köpeğin bağlılığın ne kadar derin olduğunu ve onun varlığının amacını bulma serüvenini anlatan muhteşem bir romandı.
Bu kitapta da yine olaylar köpeğin bakış açısından anlatılmış ve reenkarnasyon olayına devam ediyoruz... Bir köpeğin defalarca hayata gelmesi inanılmaz bir şey. 

''Küçük Clarity geldi aklıma. Kendisine göz kulak olması için başka bir köpeği bulmasını ümit ettim. Herkesin bir köpeğe ihtiyacı vardır ama Clarity için bu ihtiyaç daha da fazlaydı.''

Serinin ilk kitabında çocuğum dediği Ethan öldükten sonra, onun da ölümüyle dünya üzerinde ki amacına ulaşmış olduğuna inanan 'Buddy' günlerini Ethan'ın karısı Hannah geçirmektedir... Tabi Buddy olarak öldükten sonra 'Molly' olarak tekrardan doğmayı kendisi de beklemiyordu. Fakat hayat onu Ethan'ın torunu Clarity ile karşı karşıya getirdiğinde yeni bir amacı olduğunu anlar... Onu korumak, sevmek... ve sevmek...

''Keşke bu işte daha başarılı olsaydım. Bazen CJ'nin içindeki karanlık duygular o kadar derinde oluyordu ki, sanki sonsuza kadar orada kalacaklardı.'' 

Yazarın kalemi çok iyiydi. Bize bir köpeğin neler hissedebileceğini ve bizim onun gözlerine bakıp, onu okşadığımız da neler hissettiğimizi çok iyi yansıtmış. Ya da benim diyeyim... Benim de köpeğim olduğu için belki de bu kadar çok etkilendim. (Fotoğraflardaki benim Odi'm)
Ve yazar öyle doğru şeylere parmak basmış kibir nevi hatırlatma sanki; bir köpeğin insanların yanında olması gerektiği ve onların  kaderine bizlerin
karar verdiğimiz gibi... 
Sadece bu da değil, Can Dostumun Yolculuğu'nda ailevi bağlara hatta aşka da değinmiş. 

''Sen dünyanın en iyi eşisin Trent. O kadar şanslıyım ki.''
''Şanslı olan benim, CJ. Bütün hayatım boyunca tek bir kızı gerçekten istedim ve şimdi o kızla evliyim.''

Fakat beni en çok etkileyen yer kitabın sonları oldu. Ağlamaktan helak olmuş vaziyetteydim. Yazar kelimeleriyle okuyucusunun  kalbine dokunmuş. (İşte o sonu gene hatırladım ve gözyaşlarım akmaya başladı bile.)

''Adım Toby'di, Buddy'di, Molly'di, Max'ti, Bailey'di ve Ellie'ydi. İyi bir köepk olmuştum, bu da ödülümdü. Artık sevdiğim insanlarla birlikte olacaktım. 
Neşeyle mırıldanarak döndüm ve o altın kıyılara doğru yüzdüm.''



''Benim güneş ışığım gökyüzünden değil, güzel köpeğimin gözlerindeki sonsuz sevgiden gelir.'' diyen herkese bu kitabı şiddetle tavsiye ederim!




Son Kamelya | Sarah Jio [Kitap Yorumu]


Sarah Jio'nun kalemi her zaman bana ayrı bir tat vermiştir. Öyle ki kitaplarını almadan önce arka kapağını okuma gereği bile duymuyorum artık. Son Kamelya'yı da beğeneceğime emindim, nitekim öylede oldu. 

Yazarımız her zaman aynı tarz da yazmayı tercih ediyor; bir bölüm geçmişten, bir 
günümüzden günümüzden. Bu kitabında da geleneğinden şaşmamış;





Kitap 1803 yılında nadir bulunan Middlebruy Pembesi bir kamelya ağacının değeri üzerinde durarak başlıyor. Öyle ki bu 'son kamelya' çiçek hırsızları tarafından tüm İngiltere'de aranmaktadır. 
Devamında ise 1940 yılında Flora, Livingston Malikane'sin de dadı olarak işe başlıyor. Halbuki asıl amacı [ailesini geçindirebilmek için çiçek dolandırıcılığı işine bulaşmış halde] Middlebruy Pembesi'ni bulmak... Son Kamelya'yı ararken evin hanımı dahil bir çok genç kadının ölümünün ardındaki gizemi bir bir ortaya çıkarıyor. Kendi canı pahasına.

''Lord Livingston'ın fark edemediği şey, bir eşin, bir insanın kilitli kapılar ardında tutulamayacağıydı. Dünyanın en nadir bulunan çiçeklerinin olduğu yerde bile.''

Günümüzde ise geçmişi sırlarla dolu Addison, eşiyle birlikte Livingston Köşkü'ne gelir. Bir yandan geçmişinde ki hayaletten kurtulmaya çalışırken bir yandan da Son Kamelya'nın gizeminin peşine düşer. 
Ve her sayfa da biraz daha o dillere destan kamelyanın kanla sulandığının gerçeğine yaklaşır.

"İstilacı bitkiler şeytana benzer ; tekrar çıkmayacaklarından emin olmak için yapılabilecek tek şey direkt onlarla yüzleşmek , savaşmak ve kazanmaktır. Diğer yollar, sadece geçici çözüm olur. Kendi hayatımı düşünerek iç geçirdim. Otların her yanımı sarmasına izin veriyordum. Onlar mutluluğumu ve hatta çoğu açıdan hayatımı tehdit ediyorlardı. Peki neden ben de yüzleşemiyordum?"

Aile dramı, aşk ve sırlar... Bu kitabı muhteşem yapan üç şeyin karışımı. Bu şaşırtıcı ve baş döndürücü kitabı soluksuz okuyacaksınız. 

''İnsan çoğu şeyle mücadele edebilir, ama seveceği kişiye asla kendi karar veremez. Kalbin seçtiği kişiyi, istese de değiştiremez.''


Kristin Hannah Kitapları

12 May 2014



Ateşböceği yolu birbirlerinden tamamen farklı olan iki kadının kendilerine imrendiren,çocukluktan başlayan dostluklarının ve yaşadıkları olayların anlatıldığı bir kitap. kitabın son sayfalarında boğazınızın sürekli düğümlenmesine ve gözlerinizin dolmasına engel olamayacaksınız.


DOSTLUĞUN BÜYÜSÜ ÜZERİNE OLAĞANÜSTÜ BİR ROMAN
Ateşböceği Yolunda Kristin Hannah sevgi ve sadakat üzerine keskin ve unutulmaz bir hikaye yazmıştır.
Jacquelyn Mitchard


Kristin Hannah 70 ve 80lerin heyecanını ve enerjisini ortaya sermektedir ve bunu öyle bir derin seviyede yapmaktadır ki okuyucuları iki kadın arasındaki dostluğun tam kalbine taşıyor.
Ateşböceği Yolu bir şaheser.
Elin Hilderbrand


Hayatımızdaki en önemli şeylerden biri olan ebedi dostluk üzerine dokunaklı, enfes bir roman
Elizabeth Buchan


Bu muhteşem romanın sayfalarını çok hızlı geçmek istemeyeceksiniz. Kapıyı kilitleyin, telefonunuzu kapatın, ve yanınıza bir paket mendil alıp koltuğunuza yerleşin. (Sonra uyarmadı demeyin.) Kristin Hannahdan başka hiç kimse kadınların dostluğunu tüm acısı, tatlısıyla bu kadar güzel yazamazdı.
Harika bir yazar.
Susan Elizabeth Phillips


Ateşböceği Yolu okumayı neden sevdiğimizi bize bir kez daha hatırlatıyor.
Patricia Gaffney

Bu duygulu ve güzel hikâye otuz yıl önce bir gece Ateşböceği Yolu’nda Tully ve Kate’in tanışmasıyla başlar. Arkadaşlıkları ile hayatlarına sihirli değnek değen bu ikili hiç ayrılmazlar. Evet, gerçekten de hiç ayrılmayacaklardır onlar.
Kristin Hannah’nın dünyayı kasıp kavuran ve en çok beğenilen kitabı Ateşböceği Yolu,  Ateşböceğinin Şarkısı ile devam ediyor.
Ateşböceğinin unutulmaz hikâyesi devam ediyor...

Uzun zaman önce, hayatımın en kötü gecesinde Ateşböceği Yolu denen kapkaranlık bir sokakta yapayalnız yürürken ruhuma dokunan biriyle karşılaştım.

O gün bizim başlangıcımızdı. Aradan otuz yıl geçti... Tully ve Kate. Sen ve ben dünyaya karşı. Seninle sonsuza dek dost kalacağız. 

Ama her hikâyenin bir sonu vardır, değil mi? Bir şekilde yola devam etmen gerekir.

Geçmişi yaralarla dolu Tully...
Fedakârlığıyla etrafına ışık saçan Kate...
Onların dostluğunu ölüm bile bozamaz.


"Ailesi için büyük bir savaş verenlerin hikâyesi... Ateşböceğinin Şarkısı sizi çok şaşırtacak."
-Publishers Weekly-

"Derin ve etkileyici karakterlerin olduğu duygu dolu bir roman..." 
-Wisconsin Book Watch-

"Fedakârlığı, sevgiyi ve affetmeyi Kristin Hannah kadar güzel anlatabilen başka bir yazar yok."
-Kristine Huntley-





Kış Bahçesi, hüzünlü aile geçmişini anlatan sımsıcak bir roman.


Bir anne ile kızları arasındaki karmaşık bağlara ve geçmiş ile gelecek arasındaki yıkılmaz bağa dair sürükleyici, yürek sızlatacak kadar etkileyici ve güzel bir roman. Bazen annenin geçmişine bir kapı araladığında, kendi geleceğini bulursun! Meredith ve Nina Whitson birbirine taban tabana zıt karakterlerdeki kız kardeşlerdir. Biri evde kalıp çocuklarına bakmış ve aile işinin başına geçmiş, diğeriyse hayallerinin peşinden gidip dünyayı gezmiş ve ünlü bir foto muhabir olmuştur. Ancak sevgili babaları hastalandığında bu birbirine yabancı iki kadın, kendilerini yine bir arada, şimdi bile kızlarına herhangi bir avuntu vermeyen, aşırı mesafeli anneleri Anyanın yanında bulacaktır. Anneleriyle aralarındaki tek bağ, onun, çocukluklarında bazı geceler kızlara anlattığı bir Rus masalıdır. Ölüm döşeğindeki babalarınınsa, hayatındaki kadınlardan son bir arzusu vardır. Anya kızlarına bir masal anlatacaktır; yıllar önce başladığı ama hiç bitirmediği o masalı. Hem de bu kez sonuna kadar. Bu masal daha önce duydukları hiçbir şeye benzememektedir; altmış yıldan uzun bir zamanı kapsayan, savaş mağduru Leningradda başlayıp günümüz Alaskasına kadar uzanan, sürükleyici, gizemli bir aşk hikâyesi. Ninanın gerçeği açığa çıkarma konusundaki saplantısı, onları annelerinin geçmişlerinde,ailelerini tümüyle sarsacak ve tamamen değiştirecek bir sır öğrenecekleri, beklenmedik bir yolculuğa sürükler. 

İlk sayfasından son sayfasına kadar büyüleyen Kış Bahçesi, hem epik bir aşk hikâyesi hem de yaşamları kesişen kadınların detaylı bir portresi olması bakımından nadir bulunur bir eser. 

İlham verici şiirsel yazımıyla, son sayfa okunduktan uzun süre sonra bile okuyucunun aklından çıkmayacak. 

Okuyucular, anne ve kızlar yakınlaştıkça hem gülmekten hem de ağlamaktan kendilerini alamayacaklar. -Publishers Weekl


 Kristin Hannah hayatta sahip olduğumuz güçlü bağlar hakkında yazmaya devam ediyor. Gerçek Renkler de kız kardeşlerin arasındaki ilişkiyi ve güçlü bağları anlatıyor.


Bir gün gelir, en yakınlarınız size sırt çevirebilir; Kız kardeşiniz bile...

Dünyanın dört bir yanında kadınlar Kristin Hannah'nın Ateşböceği Yolu romanını okuduktan sonra güldüler, ağladılar ve arkadaşlarının değerini bir kez daha anladılar. Yazar bu kez kız kardeşlerin dokunaklı, muhteşem ve karmaşık dünyalarını keşfe çıkıyor...

Gerçek Renkler, New York Times'ın çok satan yazarı Kristin Hannah tarafından şimdiye dek anlatılan en kışkırtıcı, en etkileyici ve en yürek burkan hikâye. Kimliğiyle özdeşleşen parlak kalemi ve unutulmaz karakterleriyle yazar, birbirine kenetlenmiş dünyaları kıskançlık, ihanet ve türüne nadir rastlanan bir ihtirasla darmadağın olan üç kardeşin hikâyesini anlatıyor.

"Kristin Hannah kız kardeşler arasındaki güçlü bağlar, bir aileyi parçalayabilecek tatsızlıklar ve aşkın şifa veren gücü hakkında büyüleyici bir hikâye anlatıyor. Sürprizlerle dolu samimi bir içgörü ve eski güzel günlere has bir anlatım... Merak uyandıran bu roman için şöyle denebilir: 'Koltuğunuza kıvrılın ve tadını çıkarın!''
-Kate Jacobs-

"Hannah, kız kardeşlerin derin, duygusal ilişkilerini inceledikçe, bir çırpıda okunacak, güzel ve sürükleyici bir aşk, rekabet ve aile hikâyesi yaratıyor."
-Booklist-

"Hannah, kadınların karakterlerinin ve okuyucularının ne istediğini iyi biliyor."
-Publishers Weekly-

"Son derece romantik ve yürek burkan, içine girmek ve mümkün olduğu kadar orada kalmak isteyeceğiniz bir roman."
-People Magazine- 

Kristin Hannah, Gece Yolu ile affetmeyi, anneliği, aşkı, dostluğu derinlemesine işlediği bu romanıyla da bizi yüreğimizin en derin yerlerinden etkilemeye devam ediyor.


 Hayat size bir dizi seçenek sunar. Beklemek... Geçmişe tutunmak... Unutmak... Affetmek... Siz hangi yolu seçerdiniz?

 On sekiz yıldır çocuklarının ihtiyaçlarını her şeyden üstün tutan Jude Farradayin ikizleri Mia ile Zach zeki ve mutlu birer gençtir. Defalarca evlatlık verilen ve karanlık bir geçmişe sahip olan Lexi kısa sürede Mianın en yakın arkadaşı ve bu birbirine bağlı ailenin de bir parçası olur. Jude çocuklarının iyi bir yaşam sürmesi ve tehlikelerden uzak olmaları için her şeyi yapmıştır. Ancak lisedeki son yılları hepsini büyük bir sınavdan geçirir ve sıcak bir yaz gecesi, verilen yanlış bir kararla hepsinin hayatları altüst olur. Farraday ailesi göz açıp kapayıncaya kadar paramparça olacak, Lexi her şeyini kaybedecektir. Sonraki yıllarda, hepsi o gecenin doğurduğu sonuçlarla yüzleşir ve unutmaya çalışır. Ya da affetme cesaretini kendinde bulmaya... Hayat dolu ve evrensel bir roman... 
Gece Yolu annelik, kimlik, aşk ve affetmeye dair soruları derinlemesine işliyor. Hem kaybetmenin verdiği şiddetli acıyı hem de ümidin hayret verici gücünü gözler önüne seren aydınlatıcı, yürek parçalayıcı bir roman.
 Kristin Hannah aile özlemi, insan kalbinin direnci ve sevdiklerimizi affetme cesaretine dair unutulmaz bir hikâyeyi olabilecek en iyi şekilde anlatıyor. 

Gece Yolu insan ruhunun affetme konusundaki eşsiz gücüne dair özel bir kitap. -New York Journal of Books 

Gece Yolunu okuyup da hikâyesinden ve karakterlerden etkilenmemeniz imkânsız. Kitabı bitirdikten sonra bile etkisini birkaç gün üzerinizden atamayacaksınız. -The Huffington Post 

Gece Yolunu son sayfasına kadar ağlayarak okuyacaksınız. -The Daily Mail Vaycanına! 

Sanırım Kristin Hannah en güzel kitabını yazdı. Hannah her zaman harika hikâyeler yazıyor ama Gece Yolu ilk sayfasından itibaren sizi etkisine alıp bitinceye kadar elinizden düşürmek istemeyeceğiniz türden bir hikâye. Bestsellersworld.com


Aynı şeyin özlemini çeken iki kadın…Ailenin ne anlama geldiğini öğrenecekleri duygusal ve dokunaklı bir yolculuk…

Aynı Şeyin Özlemini Çeken İki Kadın... Ailenin Ne Anlama Geldiğini Öğrenecekleri Duygusal ve Dokunaklı Bir Yolculuk...

Yıllar süren uğraşına rağmen çocuk sahibi olamaması Angie Malone'u çok üzmüştür. Acı dolu bir boşanmanın ardından Pasifik Northwest'teki kasabasına döner ve aile restoranının yönetimini devralır. Hayatın dalgalar gibi yükselip alçaldığı West End'de, problemli genç bir kadınla tanışıp arkadaşlık etmeye başlayan Angie'nin hayatı bütünüyle değişmeye başlar.
Angie, Lauren Ribido'yu işe alır çünkü on yedi yaşındaki bu kızda farklı bir şeyler bulur. Aralarında sıkı bir bağ oluşur ve annesi Lauren'ı terk ettiğinde Angie ona kalacak bir yer verir. Ama bu iyiliğin sonuçlarına göğüs gerecek güçte değildir henüz. Biri çocuk özlemi çeken, diğeriyse anne sevgisine hasret bu iki kadın kimsenin hayal edemeyeceği bir şekilde sınanacaktır.

"Harika... Çok dokunaklı... Karakterlerin sıcaklığı ve karmaşık kişilikleri derinlerde kalmış duyguları ortaya çıkarıyor."
-RT Book Reviews-

"Hannah, okuyucuyu karakterlerin hayatına sürükleyip onları kendi arkadaşlarıymış gibi hissettirirken ailedeki acıları ve sevinçleri ele alarak neden kadın edebiyatının yıldızı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor."
-Booklist-

"Hannah başkahramanlarının ruh halini derinlemesine yansıtıp hislerindeki ufak farklılıkları betimlemekte çok başarılı."
-The Washington Post Book World-

"Yürek burkucu... Hem acı hem tatlı."
-Publishers Weekly-




 Bir aile dram ile savaşın iç yüzü birbirine karışırsa ne olur? Bir anne çocukları için neleri göze alabilir? 

Bütün evliliklerde bir kırılma noktası vardır.
Bütün aileler yara alır.
Bütün savaşların bir bedeli olur...

Yirmi yıllık evlilikleri bitme noktasına sürüklenirken birçok çift gibi Michael ve Jolene de çocuklar, kariyer, fatura, ev işleri gibi günlük yaşamın sıkıntılarıyla uğraşmak zorundadırlar. Ancak hayatları beklenmedik bir biçimde değişir, ailenin direği olan Jolene tehlikeli bir savaşa doğru ilerlerken, kızlarına tek başına nasıl ebeveynlik yapacağına dair en ufak bir fikri olmayan Michael evde kalır. Bir anne olarak ailesinden uzak kalmak Jolene için çok ıstırap vericidir ancak bir asker olarak da sorumlulukları vardır. Savaş Jolenei hiç kimsenin öngöremediği biçimde değiştirecek, Michael ve Jolenein en büyük korkularıyla yüzleşmelerini sağlayacaktır.
Kristin Hannah bu duygusal kitabında, âşık ve birbiriyle savaş halinde bir karı kocanın ilişkisine yoğunlaşarak sıkıntılı bir evliliğin mahrem topraklarındaturizm-gezi-sehir-87.html'>geziniyor

Seni artık sevmiyorum. Dev bir dalga gibiydi o cümle, hiç umulmadık bir anda gelen, binaları temelinden yıkıp evleri un ufak eden bir dalga gibi

Cesur, gerçekçi ve düşündürücü bir roman.
Kristin Hannah tüm kalbiyle yazan şefkatli ve inandırıcı bir yazar.
-Luanne Rice

Evden Çok Uzakta önce kalbinizi kıracak, sonra da sizi iyileştirecek.
-Janis Owens

Bu kitap beni çok derinden etkiledi, herkese şiddetle tavsiye ediyorum.
-Francine Mara





Sevgi adına yapılan hatalarYeni bir başlangıç yapabilme umuduVe sadece iki kız kardeşin arasında kalacak anılar


Meghann Dontess yıllar önce kimsenin cesaret edemeyeceği bir tercih yaparak tüm hayatını sil baştan kurmaya karar verir ve başarılı bir kariyere sahip olabilmek için ağır bedeller ödemek zorunda kalır: Kız kardeşini terk etmek. Başarılı ama yalnız bir kadın olan Meghannın yıllar sonra tekrar bir araya geldiği kız kardeşi Claire şimdi bir dönemecin eşiğindedir ve hayatında ilk kez âşık olup kısa süre içinde evlenmeye karar vermiştir.

Meghann kız kardeşini hata yapmaması için evlenmekten vazgeçirmeye çalışırken kader onları tahmin bile edemeyecekleri kötü bir sürprizle karşı karşıya bırakır. Ancak zorlukların üstesinden gelmek için gösterdikleri çaba onları yakınlaştıracak ve birbirlerini anlamaları için bir fırsat sunacaktır

Kız Kardeşler Arasında acı veren pişmanlıkları, kalbin küçük bir köşesinde saklanan güzel hatıraları ve ne olursa olsun yitirilmeyen tekrar sevebilme umudunu anlatıyor


Hannah bize harika bir ders veriyor:
Sevgi, birbirimizin hatalarını kabullenmekten geçer.
People

Kız Kardeşler Arasında aşkı, samimiyet ve şefkatle ele alıyor.
Luanne Rice

Kristin Hannah bir kez daha dramlar kraliçesi olduğunu kanıtlıyor.

Büyülü bir ormanın sonsuz karanlığında saklanan
mucizevi bir inci

Yağmurlu bir günde, dehşet içindeki bir kız çocuğu kasabadaki bir ağacın dallarına sığınmış halde bulunur. Kimsesi olmayan bu küçük orman kızının karanlık geçmişi, parçalanmış bir ailenin kaderini değiştirecektir.
Kariyerinde yaşadığı büyük skandalın ardından şehirden uzaklaşıp kasabasına geri dönen psikiyatr Julia ve yaşadığı küçük çevrede gerçek aşkı hiç tatmamış ablası Ellie, ailesi bulunana kadar Alice adını verdikleri küçük kızın bakımını ve tedavisini üstlenirler. Alice için gösterdikleri fedakârlık ve çaba, iki kız kardeşi yakınlaştırıp geçmişte kendilerine bile itiraf edemedikleri sırların gün yüzüne çıkmasına yol açar. Julia ve Ellie hayatlarında eksikliğini hissettikleri her şeyin aslında çok yakında olduğunu keşfederken sevginin, umudun ve bir aile olabilmenin anlamını yeniden öğrenirler.

Göz alıcı, vahşi ve capcanlı bir roman.
Kristin Hannah her cümleyi sevgiyle kuruyor.
Luanne Rice

Hannah insan ruhunun derinliklerine dokunuyor. Ümit ve neşe dolu.
Romantic Times

Daha en baştan zihninizi kuşatıp sevgi,
aşk ve şefkat hisleriyle içinizi ısıtacak bir hikâye.
Southern Pines Pilot






İlkbahar Rüyası aşkın ve hataları telafi etmenin hikâyesini anlatıyor. 

Hataların daima bir bedeli olur.
Ancak gerçek sevgi geçmişi telafi edecek sonsuz olasılıklara sahiptir...

Madelaine on altı yaşındaki kızı Linayı tek başına büyüten bekâr bir annedir. Dünyaca ünlü bir cerrah olarak başarılı bir kariyere sahip olsa da ergenlik çağındaki kızının sorunlarıyla başa çıkamaz. Annesiyle neredeyse iki yabancı haline gelen Lina ise kim olduğunu bir türlü öğrenemediği babasının izini bulmak için her şeyi göze almıştır.
Holywooddaki ışıltılı hayata kendini kaptıran, tüm kadınların hayran olduğu yakışıklı aktör Angel DeMarco alkol ve uyuşturucu bağımlılığının sınırına dayanan, vurdumduymaz bir hayat yaşamaktadır. Ancak zayıf kalbi onu bir gün yarı yolda bıraktığında Angel hayatını tamamen değiştirmesi gereken bir yol ayrımına gelir. Bu noktada unutmak istediği her şeyle yüzleşmek durumunda kalacaktır.

Zorlukların ve sıkıntıların hiç tahmin edilmeyen güzelliklere kapı açabileceğini gösteren İlkbahar Rüyası kalbinize hiç solmayan çiçekler ekecek

Duyguların önemini, bağışlamayı ve mucizelerin her an gerçekleşebileceğini anlatan şefkat dolu bir roman.
Publishers Weekly

İlkbahar Rüyası aşkın ve hataları telafi etmenin hikâyesini anlatıyor.
Library Journal

Sarsıcı, düşündüren ve duyguları harekete geçiren bir kitap
RT Book Reviews

Kristin Hannahyı tüm dünya seviyor
Newsday


       


Sen Ağlama | Nuria Roca [Kitap Tanıtım&Ön Okuma]

8 May 2014

Adı: Sen Ağlama
Yayıncı: Yabancı Yayınları
Türü: Dram, Duygusal, Aile

SÜRÜKLEYİCİ OLDUĞU KADAR DOKUNAKLI OLMAYI DA BAŞARAN SAYILI ROMANLARDAN BİRİ!

Sen Ağlama, işinde başarılı olmak isteyen, iyi bir anne olmaya çalışan, ayrıldığı eşinden sonra bir erkekten diğerine koşan ve cinselliği âdeta yeniden keşfeden 35 yaşındaki Clara’nın dokunaklı öyküsünü anlatıyor.
Çok sevdiği kardeşinin ölümüyle sarsılan Clara’nın hayatı inanılmaz sürprizlerle değişiyor. Yeni öğrendiği ve yüzleşmesi hiç de kolay olmayan iki gerçek, Clara’yı altüst ediyor.

İspanya’da yayımlanmasının hemen ardından bir bestseller olan Sen Ağlama, son yıllarda okuyacağınız en içten, en sıcak öykülerden biri… Clara’yı asla unutamayacaksınız!




Geç kalacağım sanırım. Her zamanki gibi. Ölü evine gitmem gerekiyor ve ne giyeceğime karar veremiyorum, böyle yerlere giderken ne giyilir, en ufak bir fikrim yok. Ablamı arayıp ne giyeceğini sormak isterdim. Bir yere giderken aynı giysileri giydiğimiz oluyor da bazen. Ayrıca onu almamı mı, yoksa orada buluşmamızı mı tercih ettiğini de sorabilirdim böylece.
Etrafta ölüler olduğu zaman nasıl davranmam gerektiğini bir türlü bilemiyorum. Ölü evine, cenazeye veya mezarlığa gitmek zorunda kaldığım zamanlardan bahsediyorum. İnsanlarla ne konuşmam gerektiğini bilemiyorum, her konuşma garip geliyor; çok üzüntülü görünmek doğru mudur, yoksa abartılı mı olur, karar veremiyorum. Özellikle de ölen kişi yakınım değilse... Bu sıkıntıyı yaşamamın asıl sebebi şimdiye dek gerçekten sevdiğim bir kimseyi kaybetmemiş olmam bence. Ayrıca başsağlığı dilemem gerekirken de öylece kalakalıyorum; “Başınız sağ olsun”, “Çok üzüldüm”, “Mekânı cennet olsun”, “Hayat işte” gibi sözler söyleyemiyorum. Çok tedirgin oluyorum ve her şeyi birbirine karıştırıyorum. Vicente Amca’mın cenazesinde yengeme başsağlığı dilerken “Çok üzüldüm, hayat cennet gibi işte” dedim. Hemen arkamdaki ablam gülmeye başlayınca ben de patladım ve zavallı amcam gömülene dek gülmeye devam ettik. Dizginlenemeyen kahkahaları, özellikle yasak oldukları zaman paylaşmak gerekiyor, bu yüzden de en az iki kişi olmalısınız; ablam ve ben bu konuda uzmanız. Hep birlikte gülmüşüzdür, çünkü ikimize de aynı şeyler komik gelir. Konuşmamız, açıklama yapmamız bile gerekmez. Bir aradaysak ve ikimizden birine komik gelecek bir şey olduysa, diğerinin de gülmeye başlayacağına şüphe yok. Aynı anda aynı sebeple kahkaha üreten bir makine var ikimizin içinde de sanki. Ablamla en büyük ortak noktam işte bu gülüşmeler. Onun gülmesi benim de gülmem gibi.
Siyah bir şeyler giymem en iyisi olacak sanırım çünkü üzerimdekilerle gidersem rahat edemeyeceğim. Hiçbir şey yapasım yok, ablam da telefona cevap vermiyor.
Adım Clara, otuz beş yaşındayım. Ablam María benden üç yaş büyük; benden daha uzun ve daha zayıf, hatta daha güzel olduğunu söylüyorlar. İlk üç kıyaslamaya sözüm yok ancak sonuncusu o kadar da kesin değil. Gerçekten çok benziyoruz, hatta o on santim daha uzun olmasa çoğu insan ikiz olduğumuzu düşünürdü. Çok da önemli değil aslında; ailem, özellikle de annem otuz yıl kadar önce onun benden daha güzel olduğuna karar verdi ve bu hayatımız boyunca böyle olacak.
Ailem bunun dışında başka kararlar da verdi tabii ki. Onların gözünde ben daha gergin bir insandım, o daha zekiydi, ben daha sıkıcıydım, onun saçı daha güzeldi. Bu rol dağılımında en güzel rolleri hep María kapmıştı, benim ona üstün geldiğim tek konu danstı. Ritim duygum ondan daha iyiydi galiba. Çocukken bale hocamız
ona böyle söylediğinde, annem şöyle karşılık vermişti: “Şişman olması ne yazık, çok iyi dans etse de kendini gösteremiyor.” Oldum olası üç-dört kilo fazlam olduğu bir gerçek, bu fazlalığın beş-altı kiloya kadar çıktığı da oldu. Elden ne gelir...
Uzun yıllar birlikte olduğum, çocuklarımın babası Luisma’dan boşanalı birkaç yıl oluyor. Oğullarım Mateo ve Pablo dünyada en çok sevdiğim iki kişi. Onların ardından ablam, sonra annem, sonra babam, sonra da Luisma geliyor. Her şeyi büyükten küçüğe doğru sıralıyorum. Albümleri, filmleri veya şehirleri de en çok sevdiklerimden en az sevdiklerime doğru listeliyorum. Bir saplantı gibi bu. Yani saplantılarımdan biri. Bu yüzden sevdiğim insanların da bir önem sırası var.
İşyerinden bir sürü insan gelmiş, müdürüm ve bütün iş arkadaşlarım buradalar.
Bir televizyon yapım şirketinde çalışıyorum, bilmeyen varsa söyleyeyim, çeşitli kanallar için programlar ve diziler hazırlıyoruz. Ben prodüksiyon departmanındayım; yani bazen müdür, bazen yardımcı, bazen sekreter, bazen muhasebeci, hatta bazen de şoför veya terzi oluyorum. Şirketin en eski çalışanlarından biriyim, ancak şirketin sahiplerinin ismimi bile bilmediğinden eminim. Çalışma saatlerim gayet esnek, saat altıdan önce işten çıktığım pek vaki değil. Çocukların babalarında olduğu bazı günler öğleden sonra fotoğraf stüdyosunda çalışıyor ve süpermarketlerdeki indirim ilanları için gıda ürünlerini fotoğraflıyorum. Büyük bir süpermarkete gittiğinizde “Karides – Kilosu Yedi Avro” gibi bir ilan görürseniz, o ilandaki karidesin fotoğrafını muhtemelen ben çekmişimdir. Fotoğrafçılık yaparken yaratıcı yanımı ortaya çıkarabiliyorum, gerçi stüdyoda verdikleri işler açısından şansım pek yaver gitmedi. Bazı cumartesiler düğün fotoğrafçılığı da yapıyorum. Kilisede, yemekte ve kiliseyle yemek arasında parkta fotoğraflar çekiyorum. Ağaçların ve çalılıkların arasında el ele tutuşup gökyüzüne bakan çiftlerin bulunduğu bu fotoğraflar birbirinden absürd oluyor. Ancak gelin ve damat fotoğrafı çekmek hem gelirimi hem de ablamla attığımız kahkahaları arttırıyor. María çektiğim en saçma düğün fotoğraflarını bir süre önce biriktirmeye başladı ve koleksiyonuna ekleyebileceği yeni bir resimle gelmem en az iki saat aralıksız güleceğimiz anlamına geliyor.
Prodüksiyon, fotoğrafçılık ve çocuklar dışında hiçbir şeye zamanım kalmıyor. Şükür ki Bulgar yardımcım Sornitsa var, hepimiz farklı bir şekilde sesleniyoruz ona. Ben ismini doğru söylemeye çalışıyorum ancak ağzımdan garip sesler çıkıyor. Annem ona Soraya diyor; çocuklar Sorrita, babam da Sarcosí diye sesleniyor. O olmasa hayatım kayardı, hatta bazen Sornitsa’yı en sevdiğim insanlar listesinde ilk sıraya koyasım geliyor. Onun yardımına rağmen, günlerimi koşturarak geçiriyorum ve her yere geç kalıyorum.
Luisma’dan ayrıldıktan sonra çok zor günler geçirdim ancak bu yıl erkeklerle biraz olsun haşır neşir olmaya başladım. Aynı insanla bu kadar uzun süre geçirdikten sonra sıkıntı yaşamam normal. Luisma’yla tanıştığımda on beş yaşındaydım, bir sene sonra resmen çıkmaya başladık, on sene sonra da evlendik. Yıllar sonra suçu monotonluğa atarak ayrıldık. Aslında bu bir bahaneden ibaretti çünkü monotonluk ilişkimizin ilk gününden beri bize eşlik ediyordu, bunu kabul etmekte yirmi yıl kadar geciktik o kadar. Bu tip çıkarımları genellikle psikoloğum Lourdes’e borçlu oluyorum, iki senedir gittiğim Lourdes’in bana büyük yardımı dokunuyor. Onu anladığım zamanlarda tabii ki... Çünkü bazen söylemek istediklerini anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Her halükârda, artık daha iyiyim ve sanırım onun sayesinde her geçen ay giderek daha çok mutlu oluyorum. Neden olmayayım? İki mükemmel çocuğum var; iyi bir işim, fotoğraflar sayesinde fazladan gelirim, kendi dertlerine dalmış eski bir kocam ve annem, tuhaf ismi olan bir yardımcım, dört kilo fazlam ve biricik ablam María var. Bana cevap vermesini bekliyorum.
“Biraz su verelim, belki kendine gelir.”
“Yazık, yıkıldı zavallı.”
“Birden bayıldı.”
“Kız kardeşini kaybetmek korkunç bir şey olmalı.”
“Hem de bu kadar genç bir kardeşi...”
“Hem de yılın bu zamanı...”
“Yeni yılda asla mutlu olamayacak artık.”
“Hep bir aradaydılar.”
“Durun, galiba kendine geliyor.”
“Yardım edelim de şuraya oturtalım.”
“Gözlerini açıyor.”

Kendime geldiğimde ablam María’nın tabutunun başında partiye gider gibi giyinmiş vaziyette duruyordum.
Çoraplarım kaçtı, üzerimdeki bu saçma sapan bluz da âdeta üstümde paralanıyor. Mor ışıltılı payetler en ufak hareketimde kopuyor. Kimi yere düşerken çoğu eteğimin kırışıklarına takılıyor, çoraplarıma ya da siyah kadife ayakkabılarıma yapışıyor.
María ve ben yeni yıl kutlamasında bir örnek giyinmeye karar vermiştik. Geçen hafta alışverişe çıkmış ve ikimiz de aynı bluzu, aynı eteği ve aynı ayakkabıları beğenmiştik. Zevklerimiz hep benzer oldu, özellikle giysiler konusunda hep aynı şeylerden hoşlandık, yemek ve erkeklere gelince de ortak zevklerimiz oldu ancak sevgililerimiz hep çok farklıydı. Çocukluğumuzdan beri defalarca yaptığımız gibi, bu kez de aynı giysileri almaya karar verdik. Tek fark her zamanki gibi bedenler oldu: O 38 beden aldı, bense 42. Ayrıca benim eteğimin biraz kısalması da gerekti. María’nın giysilerinin asla tadilata ihtiyacı olmazdı, bazen belden birkaç santim alınması gerekirdi, o kadar. Genç kızlığa adım attığımız zamanlarda alışverişe gidip de prova odasından aynı kot pantolonla çıktığımızda annemin tek bir bakışı María’nın vücudu ve benimki arasındaki farkı anlamaya yeterdi. Ona gururla bakan annem bana gözünün ucuyla, görmek istemiyormuş gibi bakardı. Sonra beni bir şeyler söyleyerek teselli etmeye çalışırdı: “Üzülme kızım, senin de yüzün çok güzel.”
Aynı giyinsek de sorun olmazdı, çünkü o yılbaşında görüşmeyecektik. Ben evimde olacak; anne babam, Mateo ve Pablo’yla yemek yiyecektim. O da kendi evinde eşi Carlos’un ailesiyle yemek yiyecekti. Saat on bir buçukta onunla konuşup yeni yılını kutladım, çünkü on ikiden sonra hatlar kilitleniyor ve telefonda konuşmak mümkün olmuyor. Olağanüstü bir durum yoktu. María çocuklarla konuştu, ben Carlos’a selam söyledim, kapatmadan hemen önce “Yarın görüşürüz,” dedi. Başka bir şey olmadı, garip bir şey yaşanmadı. Ölüm María’ya hiçbir ipucu vermedi, vedalaşmamıza fırsat tanımadı. Yarım saat sonra öldü ablam.
Doktorlar kalbinin durduğunu söylüyor. O kadar. Ani ölümlerin sanıldığından çok daha sık görüldüğünü de söylediler. Otopsi sonucunu birkaç gün içinde gönderecekler, ancak María’nın ölümünde garip olan hiçbir şey yokmuş. Yeni yıl için kadeh kaldırdıktan hemen sonra yere yığılıvermiş. Şampanya kadehi hâlâ elindeymiş. Gömülmesine izin verildi, cenaze arabası geldiğinde mezarlığa doğru yola çıkacağız.
İki gündür üzerimi değiştiremedim, canım da istemedi açıkçası. Bluzum parçalanmaya devam ediyor, María’nın giysileri hastanede verdikleri bir torbanın içinde ve torbayı elimden bir an olsun bırakamıyorum. Aynı payetli bluz, aynı siyah etek, aynı kadife ayakkabılar terli ellerimle tuttuğum plastik poşetin içinde. Payetleri teker teker düşen bluzumla birlikte ben de parçalanıyorum.

Pablo üzerindeki Örümcek Adam kostümüyle kanepede zıplıyor ancak Mateo bir şeyler olduğunun farkında. Yeni yılda ona gelen hediyelerden biri büyüklerin kullandığı gibi tek sıra tekerlekleri olan siyah bir çift patendi. Teyzesi María ona paten kaymayı öğreteceğine söz vermişti, bu yüzden yeni yılda Müneccim Krallar’dan** istedikleri listesine yazdığı ilk şey paten oldu. O sabah uyandığında oyuncakları büyük bir isteksizlikle kutularından çıkardı, patenlere dokunmadı bile. María Teyze’sinin nerede olduğunu da sormadı.
Ablamın çocuğu yoktu. Çocuk yapamayacak kadar yoğun bir hayatı vardı. Tıp eğitiminin ardından stajyer doktorluk yaptı, travmatoloji uzmanı oldu, sonra bir hastaneye girerek nihayet kendi kliniğini açtı. María hayatı boyunca her şeyi doğru ve sırasıyla yaptı. Evliliği bile doğru kişiyle, doğru zamanda oldu. Carlos, annemin deyişiyle, tıpkı María gibi çalışkan ve kibar bir travmatoloji uzmanı. Hep kravat takar, saçları düzgündür, yeni tıraş edilmiş yüzünde her daim biraz yapay duran bir parıltı vardır. Biraz şişmandır ve bir ayağı aksar, şu an hangi ayağı olduğunu hatırlayamıyorum. Sağ mı, sol mu dikkat etmemişim. Luisma ile Carlos pek anlaşamazdı. Carlos eski kocama hep Luis Mariano diye hitap ederdi, Luisma da bundan hiç hoşlanmazdı. Adının Luis Mariano olması onu utandırıyor, insanların tüm Luisma’lar gibi onun da Luis Manuel olduğunu sanmasını tercih ediyor.
* Hıristiyan geleneğinde Beytlehem’e gelerek bebek İsa’ya secde eden soylu hacılar. Bu olay Doğu Kilisesi’nde Noel’de, Batı Kilisesi’ndeyse 5 Ocak’ta kutlanır. İspanya’da bu kralların 6 Ocak’ta çocuklara hediye getirdiğine inanılır –Çocuklar María teyzelerinin evine gitmeye bayılırdı. Oturduğu sitede havuz, bahçeler, bir park ve bir de futbol sahası var. Ablam, Mateo’ya paten kaymayı orada öğretecekti. Evinde her şey otomatik, perdeler bile kumandayla açılıp kapanıyor. Her gittiğimizde yeni bir şeyler olurdu: son çıkan cep telefonu, en küçük bilgisayar, tasarım harikası bir kahve makinesi. Ayrıca her odada duvara asılmış bir sürü televizyon var. Bizim evimizde ise tek bir televizyon var ve salonda duruyor, perdeler de elle açılıyor. Yani evlerimiz kıyaslanamaz bile...
María ve ben çocukken, çok güzel bir mahallenin en kötü kısmında yaşıyorduk. Üst orta sınıfın yaşadığı mahallemizde alt orta sınıfın oturduğu birkaç apartman vardı. Bu apartmanlardan birindeydi evimiz. Bizimki, hemen yanımızda daha kötü şartlarda yaşayan ailelerinkinden daha iyiydi, bazıları havuzlu olan yepyeni binaların iki yüz metre kadar ötesindeki bu apartmanlarda oturanların hali daha kötüydü. Yetmişlerin sonunda, seksenlerin başında zengin olmak bana göre böyle bir şeydi işte. Çocukluğum mutlu geçti, öyle hatırlıyorum. Annemle babam ben beş yaşındayken boşandı ve bu olay bende hiçbir travmaya neden olmadı. O zamanlar, yani yetmişli yılların sonunda boşanma sık rastlanan bir durum olmasa da her şey çok normal geliyordu bana. María ve ben annemle yaşıyorduk, ancak babam hemen her gün öğleden sonra bizleri görmeye geliyordu. Cuma günleri okul çıkışında babamla birlikte dedemlerin evine gidiyor, pazar gününe dek orada kalıyorduk. Annemle babam o kadar iyi anlaşıyordu ki kimse neden ayrıldıklarını anlayamıyordu. María ve ben, asıl nedeni yıllar sonra öğrenecektik.
Ablam öldüğünden beri çocuklara Luisma bakıyor, Noel tatilinde olan oğullarımın her şeyiyle o ilgileniyor. Ben onlarla olamayacak kadar kötü durumdayım, bu yüzden de eski kocam günlerdir benim evimde kalıyor. Bugün öğleden sonra, her 6 Ocak’ta olduğu gibi annem ve babam bize gelecek; Müneccim Krallar torunlarına ne hediye getirmiş diye bakacaklar. Cenazeden beri görüşmedik ve yaşananların çocuklar da dahil hepimizi etkilemesinden korkuyorum.
“Dedemler geldi,” diye bağırıyor kapının çalındığını duyan Pablo.
Koridoru koşarak geçip heyecanla kapıyı açıyor.
“Dede, büyükanne, Müneccim Krallar geldi!”
Annem daha metanetli duruyor ancak üzüntü babamın ifadesini değiştirmiş. Birbirimizi görünce, hiçbir şey söylemeden sarılıyoruz. Babam gözlerime bakmaktan kaçınıyor çünkü göz göze gelirsek ağlamaya başlayacağını biliyor. Annem yanağımdan öpüyor. Sanırım hareket etmek bile zor geliyor onlara, artık yaşamak için çok büyük bir çaba göstermeleri gerekecek sanki.
Mateo televizyonda çizgi film seyrediyor, Pembe Panter’i çok seviyor, dedesiyle büyükannesinin geldiğini fark etmedi bile. Luisma çocuklar hiçbir şey anlamasın diye çabalamaya devam ediyor. Pablo da durmak bilmiyor.
“Dede, ben Örümcek Adam’ım, duvarlara bile tırmanırım.”
“Tabii tırmanırsın, yavrum,” diyor babam çatallanmış sesiyle.
“Mateo, Krallara çikolata bıraktın mı,” diye soruyor annem.
“Müneccim Kral diye bir şey yok,” diye bağırıyor Mateo, sonra da yüzünü yastıkla kapatıp öfkeyle ağlamaya başlıyor.
Annemlerle ben kanepeye, yanına oturuyoruz. Luisma, Pablo’yu alıp götürüyor.
“Ne oldu, canım,” diye soruyorum.
“María teyzem öldü,” diyor yüzünü yastıktan ayırmadan.
Babamın gözleri nemleniyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Annem atağa geçiyor.
“Evet, canım, teyzen cennete gitti.”
“Ayrıca Müneccim Krallar tabii ki var, diye söze giriyorum. Öyle şey olur mu? Bize geldiklerini görmüyor musun?”
Mateo’nun bu hafta kaybettiği masumiyetini biraz olsun geri getirme çabalarım işe yaramıyor ancak en azından ağlamaktan vazgeçiyor. Yine de oda tamamen sessizleşmiyor, Pembe Panter maceralarına devam ediyor. Jenerikteki müziğe minnet duyuyorum.
“Anne, teyzem neden öldü?”
“Bilmiyorum, oğlum.”
“İyi insanlar ölünce,” diye konuşmaya başlıyor babam, ‘‘cennete giderler, orası mükemmel bir yerdir.’’
“Sen gittin mi,” diye soruyor Mateo, yeniden yedi yaşına dönmüş gibi duruyor.
Saatler ilerledikçe ortam da sakinleşiyor. Mateo kendini daha iyi hissetmeye başlıyor, babam Pablo’yla oy13
narken gülmeyi başarıyor, Luisma aşağıdaki pastaneden yeniyıl çöreği getiriyor, annem evin dağınıklığından şikâyet ediyor. Acımızı, María’nın yokluğunun yarattığı kederi unutmak için hepimizin o normallik hissine ihtiyacı var. İşime dönmeyi, çocukların okula başlamasını, yeniyıl tatilini Bulgaristan’da geçiren Sornitsa’nın gelmesini, Lourdes’ten randevu almayı istiyorum.
Anne ve babam gitmek üzere paltolarını giyerken Pablo’nun kanepede uyuyakalmış olduğunu fark ediyoruz; üzerinde Örümcek Adam kostümüyle, başparmağı ağzında uyumuş. Mateo nihayet patenlere yaklaşıyor ve onları kutusundan çıkarıyor.
“Bak, dede. Tek sıralı, büyüklerinki gibi.”
“Ne güzel!”
“Bana paten kaymayı öğretir misin?”
“Tabii ki yavrum. Tabii ki öğretirim.”
Luisma’dan ayrıldığımdan beri en iyi arkadaşım Esther. Evliyken yakın arkadaşlarım yoktu. Bu yüzden de Luisma’yla ilişkimin ne kadar kötü gittiğini kimseye anlatamıyordum. María dışında kimseye yani. Ancak ona da tüm ayrıntıları anlatmıyordum çünkü her şeyi anlatmak kendimi ondan aşağı hissetmeme neden olabilirdi. Carlos’la ilişkisi o kadar iyi gidiyordu ki... Ayrıca María benim ablamdı ve sayılmazdı. Tıpkı Lourdes gibi. Birkaç kez girişimde bulunduysam da, psikoloğumun arkadaşım olamayacağını anlamış bulunuyorum.
Esther çalıştığım prodüksiyon şirketinde senaryo koordinatörlüğü yapıyor, senaryo müdürü gibi bir şey. Ofiste tam karşımda oturuyor ve iş ilişkimiz, görev yaptığım prodüksiyon departmanına her bir programın veya dizi bölümünün yapılabilmesi için gerekenleri bildiren kişinin Esther olmasından kaynaklanıyor.
Örneğin, senaristlerin aklına Telecinco için çektiğimiz gençlik dizisindeki iki kahramanın Yeni Zelanda’yı gezmek üzere sırt çantasıyla evden kaçması fikri gelirse, prodüksiyon departmanındaki bizler hayır der ve senaryoyu değiştirmelerini söyleriz, bu kaçışın hedef kitlemize çok daha yakın gelebilecek Salamanca’ya olmasını öneririz.
İşe dönmeyi çok istiyordum. Ablam ölünce üç günlük iznimi bile gönlümce kullanamamıştım. Oysa bu benim hakkımdı. Ne garip. İnsan tatili hayatı altüst olsun diye verilen bir ödül gibi görmüyor da iyi şeylerle bağdaştırıyor hep.
İşe dönüşümün ilk haftasında herkes üzerime titredi. İlk günlerde beni onlarca kez kahve içmek için kahve makinesinin oraya davet ettiler, bu da bağırsaklarımın bozulmasıyla sonuçlandı normal olarak. Makineden çıkan kahvenin bağırsaklara etkisi lifli yoğurtlarınkiyle kıyaslanamaz bile. Sürekli tuvalete gitmek zorunda kalıyordum ve iş arkadaşlarım koridordan koşarak geçişlerimi istedikleri gibi yorumluyorlardı.
“Zavallı kızcağız, ağladığını görmemizi istemiyor.”
Müdürüm yeni bir program için tüm Endülüs bölgesindeki çocuk şarkıcıları kapsayacak bir seçme gerçekleştirmek üzere gelecek hafta Sevilla’ya gidecek ekipte yer almama karar verdi.
Müdürümün adı Carmen ve gerçekten iyi bir insan. Müdürüm olmasaydı Esther’in hemen ardından en iyi ikinci arkadaşım olurdu sanırım. Carmen, Endülüs’e yapılacak seyahati, otelleri, trenleri, çocuk oyuncular ve anneleriyle görüşmeleri, prodüksiyon araçlarını benim organize etmemi istiyor. “Böylece biraz uzaklaşmış ve aklını başka şeylere vermiş olursun,” dedi.
İş seyahatlerine çıkmayı pek sevmiyorum, çünkü iş arkadaşlarımla iş dışında görüşmüyorum. Bu seyahatlerde bir türlü rahat edemiyorum. Devamlı sempatik ve neşeli görünmeye çalışıyorum, bütün günümü beni bitkin düşüren bir gülümsemeyle geçiriyorum. Lourdes,insanları neşelendirme ihtiyacı duymamın kendime yeterince güvenmememden kaynaklandığını söylüyor. Haklı. Lourdes her zaman haklı zaten.






 
FREE BLOGGER TEMPLATE BY DESIGNER BLOGS